"… peki sonra ne olmuş?"

yol serinliği.

suskunluk şimdi öylesine gelmiyordu yanı başına. serin bir yağmur ikindisi. kış mevsimi yamacında. içinde ince bir sızı yankılanıyor. geçmiş, geçip gitmiyor uzaklara. dün, neden bugünü kucaklar ki sıkıca?

düşünceleri uzatırsa, ruhunu bitkinliğe yenik düşüreceğinden şüpheleniyordu. suskunluk öylesine gelmiyordu yanı başına. “uzaklar sana gelmez, sen uzaklara gidersin” diyen kadının, yorgunluğunu hissediyordu. uzun yolculuklar düşlüyordu. araçların penceresinden, serinlik veren bir duyguyla.

âh Rilke,,
” âh Malte, göçüveriyoruz; bana öyle geliyor ki herkes dalgın ve meşgul; gidişimizin farkında değiller bile. sanki bir yıldız akıyor da görmüyor kimse.”

uzun yolculuklar düşlüyordu.
araçların penceresinden, serinlik veren bir duyguyla.

Mihály Vig – Valuska
*Werckmeister Harmoniak Soundtracks

Reklamlar

karanfil sokak.

karanfil sokakta, akan insan topluluğu içinde yürüyorum. sağımda, solumda, önümde ve arkamda insanlar var. adım atmak için önümdeki kişinin adım atmasını bekliyorum. işte tam burada: kendimi suyla akıp giden bir yaprak gibi hissediyorum. “kendimi bu akışa bırakmak ve beni nereye götürürse gitmek” diye düşünüyorum. ama hiç mümkün olmuyor. çünkü, herkes başka yere gidiyor. “bütün bu kalabalıklar, içinde kendi yalnızlığını taşıyor” diye söyleniyorum.
mesela ben, hüzünlüyüm.
içimde hıçkırıklı bir ağlama hissi.
içimde büyük bir boşluk.
içimde kırık bir kalp.
içimde buruk bir hayal.
içimde kocaman bir yara. dokunulduğu an da kanayan.
şimdi neden kimse yok etrafta? şimdi herkes nerede?
şimdi insanlar, – hey insanlaar!
ben yoksulluğun en dibinde.

kendi içinde taşınır bir yalnızlık hissi düştü geceye. bütün bu kalabalıklar içinde, gülümseyen, yaşamdan kendine bir pay almış gibi görünen görüntünün altında. hayat bir mücadele oldu mu hiç yaşamınızda?

 

masal ve gerçek.

bu fotoğrafı öylesine sevdim ki. baktım, baktım defalarca baktım.
Koreli bir fotoğrafçı tarafından çekilmiş. kurduğum hayaller bir masal gibi sönüp gitti. gerçekten tek pay dahi alamadan,unutuldular. neyse başka şeylere kaymadan; bir gün şu balonlara gerçekten binme hayali kuruyorum. nasıl bir duygu hissedeceğimi bilmeden. kulağımda Pinhani çalıyor. eşlik etsin bari.

Pinhani – Unutuldular

Eski Kentte Bir Gece

evde kimse yokken duyduğum huzursuzluk, odamdan bir kitap seçmekle son buluyor. hiç kimsenin olmadığı bir kimsesizlikte, herkesten ve her şeyden uzak evimizin içinde kitap okuyabileceğimin verdiği bir huzur ve mutluluk bu. gidip kitaplıktan bir kitap seçtim. sonra mutfağa dönüp çay mı demlesem yoksa makineye iki kaşık kahve atıp 5 dk olan kahvenin kolaycılığına mı yaslansam diye düşündüm. kahveyi seçtim.

gece yağmur sesi eşliğinde sayfalarca okudum. sonra okuduğum öyküden biraz sıkılıp, ne zamandır ihmal ettiğim güzelim şiir kitaplarından birini aldım. içimden cümleler kurdum. ve içimden onları okudum.

kış akşamlarının en güzel yanı Zeki Müren şarkıları dinleyip, şiirler okumaktır. Ankara’nın kış günlükleri başladı. bizde ‘kış mevsimini sevenler derneği’ üyeleri olarak, bu kışın hakkını vereceğiz.

“Kederdir yüreğimin değişmez postnişini” diyen şâir Hüsrev Hatimi güzelleştirdi akşamı. ‘Aşka Reddiye’ şiirini okurken, şâirin yıllar evvel bir televizyon programında anlattığı şiirin hikâyesini anımsadım. anlatayım.

Reddiye ama serenat kıvamında :)

 

Ve aslı olmayan bir şeye,
Beni bunca yıl inandırdı diye,
Dargın öleceğim Fuzuli’ye

Hüsrev Hatemi’nin ‘Aşka Reddiye’ şiiri, en meşhur şiirlerinden biridir. tanıyanlar bilir.
1970 seneleri sanıyorum, bu şiiri yazmış Hüsrev Hatemi. şâirin, çok sevdiği bir yakını, ağır bir depresyon geçirmiş. bu şiir de şairin dostunu üzene karşı yazdığı bir şiirmiş. aşkı çok yoğun yaşayıp, çok üzülen arkadaşını görünce onunla empati yapıp, nefret şiiri boyutlarında, onun hesabına bu şiiri yazdığını söylemişti. 1970’lerde bu şiir yayımlanınca arkadaşları: “Hatemi hastalık geçirmiş, kolesterolü çok yükselmiş, eşinden de ayrılmış galiba, çok acıklı bir şiir yazmış” diye konuşmaya başlamışlar.
ama sonra kendisi bu yazım tarzının faydasını gördüğünü gözlemlemiş ve bağışıklamada kullandığını söylemişti. hani grip virüsünün hafifletilmiş şekli grip aşısı olarak vuruluyor ya, onun gibi. “büyük bir depresyon yaşayabilirim, o halde bu arkadaşların yaşadıklarını onlarla empati yaparak kendime enjeksiyon yapmaktayım” demişti. daha neşeli bir orta yaşlılık geçirmek için sanırım :) bu şiiri yazdığı zamanlarda tamemen Fuzuli’yi seven bir adam olduğunu, en ufak bir dargınlığının olmadığını söylemişti.
daha sonra buna benzer bir metod daha bulmuş Hatemi. reçel yapan ev hanımlarının, reçele biraz limon sıktıkları gibi -şekerlenmesin diye- o da çok duygusal şiirlerine limon sıkarak vıcık vıcık duygusallıktan önlerim diye düşünüyormuş. gelgelelim bir gün Cemal Süreya, ‘Milliyet Sanat Dergisin’de “mizaha başvurmamalı Hatemi, şiirini örseliyor” yazana kadar. çok haklı bir eleştiri diye düşünüp bir daha şiire limon sıkmayı bıraktım demişti. :))

akşam dem alırken ve Hüsrev Hatemi konu olmuşken ilk şiir kitabının da adı olan ‘Eski Kentte Bir Gece’ şiirlerinin

“Kimbilir dediler, gülümsediler ve tırmandılar zamandan yukarı.
Saptığın yoldan bir ses geliyordu, kent hafızlarından Saim Bey’in
Sesiydi, ben seni soruyordum o gazel söylüyordu.”

diğer pasajlarını ekleyerek bitireyim.

Saim Bey’in Gazeli
II

Sevda, çıkmaz yolu izlemektir,
Kavuşmaktan çok, özlemektir.
Kapanmasın diye hasret yarası,
Pir Sultan misali tuzlamaktır
Gönüllü avutucuların şerrinden,
Derdini herkesten gizlemektir (medet heeeey)
Yapyalnız akşamlar bastırıyorken
Kıvrılan yolları gözlemektir.
Derdini kendine saklamaktır ey Saim!
Sanma ki inlemek, sızlamaktır.

Saim Bey’den Gazel
IV

Sanma sevgim benim bencillikti,
Sen olmak isteğiydi, sencillikti.
Ne de güzel şekillenmiştin dünyada,
Kalacaktın sanırdım bu ne bolluktu.
Sen olmayınca sade Taşkasap semti oldu
Sen olunca gülistanlık, güllüktü.
Ben gökyüzünün dilsizliğine isyan etmiştim,
Tanrım ne yakıcı ne zor kulluktu.

kelimeler.

“ve sonra kalbim olaysız bir şekilde dağıldı”
-ktan sonra,

gecenin bir vakti

ilerlemiş saatin kıyısında, yıldızların ve ayın sükûnetine bakıyorum. ben sessizleştikçe köreliyor kelimeler. harfler cılızlaşıyor. oysa gökyüzünün sessizliği parıldıyor. ve içimde öylesine derinleşiyor ki bu durum, anlatamam. varlığım ufalıyor daha da sessizleşiyorum böylece.

düğümleniyor gece kendi ıssızlığımda. şakaklarımda ağarıyor yalnızlık. bir şey söyle bana: diriliğini kabul etmemiş biri, hangi duyumsamasını gösterebilir sana?

söylenmemiş kelimeler kırlangıç gibi dönüyor göğsümde. geleceksiz yarınlar biriktiriyorum. kalakalmak nedir biliyorum mesela, savaşmayı odanın duvarlarıyla, karanlıkla, insanlarla, yüz defa yüzüme fırlatılan bakışlarla ve biliyorum yaşamayı elimde kalanlarla.

hayatım içine gömülmüş günlere dönüşeli ne kadar zaman oldu? bilemiyorum hâlâ..

pazartesi

eritiyorum kelimeleri. yoruldum kağıtların üzerinde dolaşmaktan. şimdi; içinde yitip gitmemek için dalgalanmaların, yaşamın elinden tutmak için kilometrelerce yol katedeceğim. hiç görmediğim, bilmediğim bir yere doğru.

uzanıp tutamadığımız, kırgınlığını duyduğumuz her şey için bir vakit bekliyor bizi. kelimeler ve kağıt bir gün birbirine tam anlamıyla kenetlenecekler. o zaman bu boşluğu bırakıp saat ve sesi dolduracağım.

bu arada,
merhaba pazartesi.

ağlamak güzeldir.

kalakaldım.
üzüldüm. kırıldım. ağladım.

kalakaldım.
durdum. düşündüm. ağladım.

kalakaldım.
sustum. bekledim. ağladım.

bir hüznün sade suskunluğunda, ağlarken
bir şarkının tınısı ile teselli aradım.

Sezen Aksu, Ağlamak Güzeldir

Said’e Mektuplar – 8

kalbim bir kuş gibi çırpınıyor. bilen var.
gizlice döküyorum gözyaşlarımı. gören var.
içimden konuşuyorum devamlı. duyan var.

” حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ ”

Allah kuluna vekil değil mi Said?