dünya masalı.

onbirinci sağnak.

Mecnun’un derdi günden güne arttı
Eski halini arayışı hep boşa gitti
Eski günler gibi uyanmak, istediği, her sabah
Eskisinden beterdi her yeni gün, ah!
İstiyordu ki bir sabah uyansın
Tıpkı eski günlerdeki gibi uyansın
Fakat başlıyordu düşünceler yakmaya uyanır uyanmaz
Gün bir büyü gibi güneş sihirbaz
Yakalanmıştı bir kere afsunsuz suların ağusuna
Aklın, önünde iflâs ettiği bir örümcekağına
Ruhuna yazılmıştı silinmez alınyazısıyla
Bir aşk, nefretten ve sevgiden öte âdeta
Hurmalarla konuştu aya anlattı halini
Hiç biri anlamadı bu hiyeroğlif dilini
Hasta değildi ki iyileşmek için uzak kentlere gitsin
İyi değildi ki at koştursun sürü seğirtsin
Bir çözülüş bir kopuştu hayat çevresinde
Her şey, yarasının uçuşunda, baykuşun sesinde
Kâbûsu tersine aba gibi giymiş anlatılmaz bir çile,
Bitmez bir mektubun satırları gibi gelirdi ona yağmur bile
Çok düşündü gidip anlatsın bir takım kişilere
Ama biliyordu ki kimse anlamayacaktı zerre bile
Çölü değiştirmek ne mümkün çöl insanını değiştirmek ne mümkün

Sezai Karakoç, Leyla ile Mecnun’dan

Reklamlar

bekleyişin yenilgisi.

sokak lambasının loş ışığına bakıyor gözlerim
karanlık irkiyor beni
anlıyorum
ruhum hoyrat besliyor hüzünleri

mahşere kalan cevapların
zifiri karanlıkta nasıl bin sorudan
sıçradığını anlatmak istiyorum

sonra duruyorum
şehirde yıldızların görünmemesi canımı sıkıyor

susuyorum.

kaç gece de
sessizliğin kelimelerini
saydığımı düşünüyorum

durmadan
durmadan
durmadan

an geliyor kımıldanıyor içimde yaşamak
işte diyorum, işte
bu sefer geçti acıların içinde kalmak

sonra yazıyorum
bir an olsun kendime kelimelerden
bir çatı bulacağımı umarak

şimdi yazdıklarıma bir isim bulmam gerekiyor
buluyorum

bunların hepsi
bekleyişin yenilgisi.

15 Temmuz.

unutmadık. unutturmayacağız!

mekanları cennet, ruhları şâd, makamları alî olsun.

pardon! ne arıyorsunuz?

geceye
rüzgârla hışırdayan yapraklara
ve
çekirge seslerine

ben bu boş sayfalarda,
bunca kelimesizliğin arasında
nezaket içinde ve sessizce
ne arıyorum?

karanlığa karışmış gövdemin arkasında
boğazıma yapışmış bir sızının soluğuyla
harfleri sese dönüştürüyorum;

rüzgarda kıpırdayan yapraklar arasında
yalnız yürüyen bir hece gibiyim

nehirlerin üzerinden akıp gittiği
bulunduğu yere saplanmış bir taş gibiyim

ben kendi çölünde çoğalan gözyaşı
kendi ağrısında kımıldanan hatıra

ördüğüm boşluğun adı, ne ola
yokluğa dikiş atılmış dünya

ben bu masanın başında,
kederli darmadağınıklığın arasında
düşün içinde ve sabırla
kendimi neye teyelliyorum?

hiç bilmiyorum.


dostluğunuz için teşekkür ederim.

Bütün Saadetler Mümkündür

Başladığı yerde biten filmleri seviyorum. Durduğu yer aynı olsada duran kişinin aynı olduğunu söylemek artık zor. Çünkü, yaşamak.

Her gün yanından geçip gittiğimiz bütün insanların bir hikâyesi var. Sanıyorum Selman Kılıçaslan’da böyle düşünmüş. İlk bakışta dikkat çekmeyen bir üniversite talebesinin Erasmus’la yurtdışına gitmek istemesi gibi görünen sıradan bir hikâyeyi, daha dikkatli bakıldığında belirginleşen bir yolculuğa sahip olduğunu göstermek istemiş. Bu Ali’nin hikâyesi ya da Fatma’nın hikâyesi. Ne fark eder ki.

Bütün saadetler mümkün mü?

Film ismini Ziya Osman Saba’nın güzel şiiri “Bütün Saadetler Mümkündür” den alıyor. Nitekim Ali için önem arz eden bu şiir filmin içinde gezinip duruyor. Ve dönüp dolaşıp Ali’ye geliyor.

Ali’nin yolculuğunda, kendi yolculuğumdan parçalar ve izler bulduğum için bende güzel bir karşılık buldu. Yönetmenin ilk filmi olduğunu belirterek, beğendiğimi söyleyebilirim. Sorunun cevabını filmi izleyerek bulabilirsiniz.

Ayrıca yerli ve genç yönetmenleri destekleyelim ki bu alanda güzel gelişmeler olsun değil mi?
Ben filmi Nisan ayında vizyona girdiği ilk hafta izledim. Bu sebeple biraz filmin duygusundan uzaklaşmış olduğumdan, şu an yeterli değerlendirmeyi yapamıyorum.

Şuraya filmin soundtrack’ını ekledim, dinleyebilirsiniz.

Bu da en sevdiğim replik:

“Daldınlık iyidir.
Dalgın olan insanlar aslında başka bir yere pürdikkat oldukları için buraya kayıtsızdırlar.
Yani, bütün dalgınlar pürdikkattir.”

yaşamak umrumdadır.


– bu tabloyu siz de mi seviyorsunuz?
– evet. yaşama isteğimi arttırıyor.

Frantz (François Ozon, 2016)

• İsmet Özel, Yaşamak Umrumdadır

zaman üzerine.

Öyle tütüyorsunuz ki gözümde Hamd olsun hasret çekiyorum. Eğer kavuşuyorsak, veya böyle bir ihtimal varsa hasretimiz dünyadakinedir. Yüce şeyler iki türlü başlıyor. İlki dış şartlarla, adeta zaruriyetle, ikincisi içten, sen onu bilmeden. Birincisi ikinciye kapı açılması için bir fırsat.

Hasret.

Acaba diyorum ebedi olana, herşeyin mirascısı olana, kalbi dolu dolu hasret çekmek nicedir? Kavuşur gibi oldukça kavuşulamıyan, ve kavuşulamadıkça hasret büyüyen, ve hasret büyüdükçe onu alabilmek için iç büyüyen ve bu yinelendikçe olanlar olanlar. Bunu anlatan kitaplar okudum. İnandım. Bense toprağınkilerle cebelleşiyorum. Duygularım bu yüzden şiddetli ve acı veriyor. Onları ancak uyumaya yakın zamanlarda rahatça taşıyabiliyorum. İşte o zamanlar bazı şeyleri saf şekilleriyle duyabiliyorum. Perdelediklerini sezer gibi oluyor ve onlardan emin oluyorum. Anlıyorum ki hiçlik yoktur. Elimizin altındakiler değişip duruyor. Dokunup sevdiklerimizi götürüp beş on kürek toprağın altına bırakıyoruz, geçirdiğimiz zamanlar bir elbise gibi sırtımızda duruyor.

– Cahit Zarifoğlu, Yaşamak