Hz. MUHAMMED

mevedde tarafından

‘Müslümanlık Hıristiyanlık
karşısında üstündür.’
Tolstoy

Lev Tolstoy’un Cevabı
Tolstoy, 15 Mart 1909 yılında “Yasnaya Polyan”dan gönderdiği cevap niteliğindeki mektubunda şöyle diyordu:
“Yelena Yefimovna (Vekilova)’ya
Sizin oğullarınızın Tatar halkının bilgilenmesine yardım etme arzusunu takdir etmemek olmaz. Böyle olduğu halde Muhammed’in dinini kabul etmenin de ne derece lâzım olduğunu da anlatamam. Genellikle size demeliyim ki, hükümete itiraf etmeden, insanın hangi dine mensup olması hakkında kime olursa olsun artık kendinin bilgi vermesini gerekli sayıyorum. Buna göre de sizin oğullarınızın Muhammed’in dinini Hıristiyanlıktan üstün tutarak kabul etmeleri yani bir dinden başka bir dine geçmeleri hakkında kimseye bilgi vermeleri gerekmez. Belki bu zaruridir. Fakat ben bu konuda bir şey diyemem. Ona göre de sizin evlâtlarınız bu konuda hükümet organlarına haber verip vermemeleri hakkında kendileri karar vermelidirler.
Müslümanlığın Hıristiyanlık karşısındaki üstünlüğüne ve özellikle sizin evlatlarınızın hizmet ettikleri maksadın âlicenaplığına gelince, bu konuya bütün kalbimle katılıyorum. Hıristiyan ideali ve öğretisini, onun hakiki manasında, her şeyden üstün tutan bir insan için bunu söylemek ne kadar garip olsa da demeliyim ki, Müslümanlığın kendine has dış görünüşüne göre Kilise Hıristiyanlığından kıyas kabul etmez derecede üstün durması, bende hiçbir şüphe doğurmuyor. Eğer ki, bir kimsenin karşısına kilise Hıristiyanlığı veya İslâm dinine girme hakkında bir tercih koyulsa, o zaman her bir akıllı adam, mürekkep ve anlaşılmaz ilahiyatın üç sıfatlı Allah’ın, günah çıkarma merasiminin, dinî ayinlerin, İsa’nın anasına yalvarışın, mukaddeslerin ve onların resimlerine sayısız hesapsız ibadetlerin yerine, hükümleri bir Allah’ı ve peygamberi olan İslâm dinini, şüphesiz ki üstün tutar. Bu başka türlü de olamaz. Ayrı ayrı fertlerin, bütün insanlığın ve bütün insanların hayatının esasını teşkil eden dinî şuurun mükemmelleştiği (olgunlaştığı) gibi, hayatta her şey gelişir ve mükemmelleşir. Dinin gelişip mükemmelleşmeği ise, onun sadeleşmesinden, anlaşılmasından ve onu anlaşılmaz yapan her şeyden kurtulmasından ibarettir. Dinî hakikatlerin, onu anlaşılmaz yapan her şeyden kurtarılması en eski zamanlardan beri dinlerin esasını koyan düşünürler tarafından hayata geçirilmiştir. Böylelikle bize malum olan bütün dinlerin hepsinden önce böyle yüce ve yüksek din anlayışı, Veda’nın (Veda-Hinduizm) kitaplarında, daha sonra Musa’nın, Buda’nın, Konfüçyüs’ün, Lao Tzu’nun, Hıristiyanlık ve Muhammed’in öğretilerinde verilmiştir. Dini, onun eski kaba manasından kurtarıp, daha derin, sade ve akla uygun hakikatlerle değiştiren bütün yeni din hadimleri (hizmetçileri/tebliğcileri) büyük adamlar olmuşlardır. Fakat sırf büyük adam olduklarındandır ki, hakikati olduğu gibi, bütün aydınlığı, derinliği ve sadeliği, saflığı ile eski yanlış fikirlerinden kurtarılmış şekilde ifade edememişler. Bu kimselerin hata yapmayacakları, onların bütün söylediklerinin tekzip edilmez asıl gerçekler olduğu farz edilse bile, onların kendisinden çok çok aşağıda bulunan şakirtleri/öğrencileri, hakikati bütün derinliği ile anlamadan, onu dala gösterişli ve herkes için uygun hale getirme arzusu ile ona pek çok gereksiz eklemeler, özellikle acayip şeyler karıştırdıklarından herkesin gerçeği görmesi oldukça zor olur.
Gerçeğin din tarafından böyle tahrifi ne kadar çok itiraf edilmişse, bu tahrifler o kadar çok artmış, neticede dine hizmet edenler tarafından keşfedilmiş asıl hakikat karanlıkta kalmıştır. Buna göre de en eski dinlerde gerçeği gizleyen mucize ve uydurmalar her şeyden çoktur. Bu, en çok en eski dinde, Brahman dininde, ondan az Yahudi dininde, ondan az Buda, Konfüçyüs, Taoizm dinlerinde, onlardan daha az Hıristiyan dininde ve nihayet en az, en son din olan İslâm dininde vardır. Bu bakımdan Müslümanlık en elverişli durumdadır.
İslâm dini, onda harici, tabiî olmayan ne varsa, hepsini atsa ve öz temeline Muhammed’in dinî -manevi öğretilerinin esaslarını koysa- tabiidir ki, bütün büyük dinlerin esasları ve özellikle, gerçeği itiraf eden Hıristiyan öğretilerinin esasları ile birleşir.
Siz böyle uzun uzadıya yazıyorum ki, siz benim fikirlerimi oğullarınıza ulaştıracaksınız ve bu fikirler de onların güzel düşüncelerini hayata geçirmeye yarayabilirler. Dinin mahiyetini teşkil eden büyük hakikatlerin, onu karanlıklaştıran her şeyden temizlenmesine yardım etmek, insanın yapabileceği en güzel işlerden biridir. Eğer sizin evlâtlarınız bu işleri ailevi bir görev hesap etseler, o zaman hayatları dolu ve tam olacak.
Bilmiyorum; Müslümanlıkta benim bildiğim, yüksek esaslı hakikatleri gizleyen yanlış fikirlerden ve mevhumlardan kurtarılmasına hizmet ettiklerini iddia eden iki öğreti sizce ve sizin evlatlarınızca biliniyor mu bilinmiyor mu?
Bunu göre söz konusu her iki grup, araştırılmış ve hâlâ da araştırılmaktadır. Bunlardan biri İran’da çıkmış sonra Türkiye’ye geçmiş olan ve orada yerleşmeye çalışan Bahaîlik’tir. Bahailik, Akka’da yaşayan Bahaullah’ın oğlunun adından yola çıkılarak kurulmuştur. Ancak bütün insanlık için bir olan sevgi dinini kabul eden bu dinî mezhep, ibadetin hiçbir şeklini kabul etmiyor.
İkincisi, Kazan’da ortaya çıkmış, taraftarları, kendilerini kurucularının adıyla adlandırıp kendilerine “Allah’ın ordusu” veya “Vaisovçular” diyorlar. Bunlar da inancın aslını sevgide görürler ve sevgiye zıt olan her şeyden uzak dururlar. Bu mezhep veya tarikat da takip edilmekte, rehberleri yakalanıp hapse atılmaktadır.
(*) Lev Tolstoy’un da yanlış ve batıl bir inanç olarak nitelendirip dikkat edilmesini istediği I3ahaî Dini; inananları tarafından Bahaullah olarak adlandırılan Mirza Hüseyin Ali Nuri (1817-1892 ) liderliğinde İran’da kumlan batıl bir dindir. Mirza Hüseyin Ali, 1863 yılında Bağdat’ta daha önce Tebriz’de öldürülen ve müridi olduğu Şeyhi Bab Mirza Ali Muhammed’in ve diğer dinler tarafından geleceği vaat edilen Peygamber – Tanrı Elçisi – olduğunu açıklayarak Baha dinini kurmuş oldu. Mirza Hüseyin kendinî peygamber olarak açıkladıktan sonra Osmanlı Devleti içerisinde değişik bölgelere sürgüne gönderilmiş ve Bahaî inancını yaymıştır Mirza Hüseyin Ali’nin (Bahaullah) ölümünden sonra büyük oğlu Abdülbaha El844-1957) öğretinin liderliğini yapmış, Abdülbaha’nın vefatından sonra ise büyük torunu Şevki Efendi, Babaîliğin liderliğine getirilmiştir. Başlangıçta islâm dininin bir mezhebini andıran Bahailik zamanla bağımsız bir din halini almıştır. Bahailik’te Yahudilik ve Hıristiyanlıktan alman esaslarda vardır. Günde üç vakit özel namaz kılarlar. Namaz kılarken, İslâm’dan ayrılan önceleri mezhep sonra ayn bir din hüviyetine dönüşen inanç sistemi olmalarına karşın Kabe’yi kıble olarak kabul etmezler. Bahaulîah’m oturduğu evin bulunduğu yeri kıble sayarlar. Bahaîlerin inançlarını düzenleyen iki Kutsal kitapları vardır. Bunlar: El-ikan ve Kitabu’l-Akdes’tir Ülkemizde Yargıtay’ın 13.10.1962 tarih ve 1252 esas, 2345 sayılı kararıyla ayrı bir din olarak kabul edilmediği için ayn ibadethane yapımına izin verilmemiştir.
Eğer benim düşüncelerim hiç olmasa bir şeye yarasalar, siz veya oğullarınız kendi faaliyetleri hakkındaki kararlarını bana bildirgeler çok memnun olurum.”üzenleyen iki Kutsal kitapları vardır. Bunlar: El-ikan ve Kitabu’l-Akdes’tir Ülkemizde Yargıtay’ın 13.10.1962 tarih ve 1252 esas, 2345 sayılı kararıyla ayrı bir din olarak kabul edilmediği için ayn ibadethane yapımına izin verilmemiştir.

Lev TOLSTOY
_______________________________________________
Görülüyor ki, Tolstoy’u annenin yazdığı mektup çok heyecanlandırmıştır. Bunu dört sayfalık ve acele yazılan mektubundan anlamak mümkündür. Lev Tolstoy’un, “Müslümanlığın kendine has dış görünüşüne göre kilise Hıristiyanlığından kıyas kabul etmez derecede üstün durması bende hiçbir şüphe doğurmuyor” cümlesi, onların aile ıstırabına son veren bir cevap olur. Mektup, ailede hüküm (emir) gibi okunup kanun gibi kabul edilir.
Tolstoy’un mektubundan sonra Tiflis’teki Zagafgaziya Ruhani İdaresi general İbrahim Ağa Vekilov’un evlâtlarını Müslümanlığa kabul etmiş ve bu arada Müftü Mirza Hüseyin Efendi Kayıpzade’nin imzası ile resmî senet vermiştir. Çocukların adinî da değiştirip; Boris, Faris olmuş, Qleb ise Galip olarak resmileşmişlerdir.
Lev Tolstoy’un, Yelena Vekilova’ya yazdığı mektubun aslını Yelena’nın oğlu Faris’de, 1978 yılında Moskova’da Lev Tolstoy adına açılan müzeye vermiştir. Mektuplar müzede hâlâ sergilenmektedir.
Reklamlar