Çavdar Tarlasında Çocuklar

mevedde tarafından

çavdar tarlasında çocuklarGeçmişi karışık kitapların birisinden bahsedeceğim size. J.D. Salinger’in, Çavdar Tarlasında Çocuklar’ından. Roman ilk olarak Fransızca’dan çevrilmiş, “Gönülçelen” ismiyle. Hani şu Teoman’dan dinlediğimiz şarkı da bu kitabın esintisiyle yazılmış. Sonra YKY’dan aslına daha uygun olan bu başlıkla yayımlanmış. Küçük bir araştırma yaptığınız takdirde kitabın küfürlü anlatım biçimi sebebiyle birçok ülkede ve bazı ABD okullarında yasaklandığını öğrenebilirsiniz. Ve bu kitap ertesinde ünlenen Salinger’in münzevi yaşam biçimi ve kitap yazdığı halde yayımlamakta ki cimriliğini filan da.
Bu kitap: Holden Caulfield adında ergen bir delikanlının (16 yaşında) Noel öncesi üç gününü anlatır.  Holden, gittiği bütün okullardan kovulmuş, uyumsuzluk sorunu yaşayan, toplumun iki yüzlülüğünü, samimiyetsizliğini, yapmacıklığını ve büyüklerin masumiyetsiz olduklarını; kendinden farklı biriymiş ve olaylara tanıklık ediyormuş gibi anlatır. Kitaba ismini veren hadisede anti-kahraman Holden ‘ın kardeşi Phoebe ile yaptığı bir konuşma sırasında tek hayalini açıklamasıyla anlam bulur.
“Phoebe’nin neden söz ettiğimi anlayıp anlamadığından pek emin değilim. Daha küçük bir çocuk yani.  Ama en azından, beni dinliyordu. Biri sizi en azından dinliyorsa, durum o kadar da kötü sayılmaz.
 ‘’Babam seni öldürecek. Seni öldürecek’’, dedi.
 Onu dinlemiyordum. Başka bir şey düşünüyordum; çılgın bir şey. Ne olmak isterdim, biliyor musun? Yani o lanet seçimi yapmak elimde olsaydı?’’
 ‘’Ne? Ağzını bozma.’’
 ‘’O şarkıyı biliyor musun, hani ‘Yakalarsa birini biri, çavdarlar arasında, ’diye? Ben işte-‘’
 ‘’O öyle değil, ‘Rastlarsa birine biri, çavdarlar arasında,’ olacak! Şiir bu, Robert Burns’ün.’’
 ‘’Robert Burns’ün şiiri olduğunu ben de biliyorum.’’
Doğru söylüyordu. Doğrusu, ‘’Rastlarsa birine biri, çavdarlar arasında,’’ olacaktı. Demek ki bilmiyormuşum.
 ‘’Ben, ‘Yakalarsa birini biri’, sanıyordum,’’ dedim. ‘’Her neyse, hep, büyük bir çavdar tarlasında oyun oynayan çocuklar getiriyorum gözümün önüne. Binlerce çocuk, başka kimse yok ortalıkta –yetişkin hiç kimse, yani- benden başka. Ve çılgın bir uçurumun kenarında durmuşum. Ne yapıyorum, uçuruma yaklaşan herkesi yakalıyorum; nereye gittiklerine hiç bakmadan koşarlarken, ben bir yerlerden çıkıyor, onları yakalıyorum. Bütün gün yalnızca bu işi yapıyorum. Ben, çavdar tarlasında çocukları yakalayan biri olmak isterdim. Çılgın bir şey bu, biliyorum, ama ben yalnızca böyle biri olmak isterdim. Biliyorum, bu çılgın bir şey.’’ 
 Holden’in hikâyesiyle kitabı anlatmaya niyetim yok. Karakter incelenebilinir ama kitabı anlatarak uyanacak merak ilgisini yıkmak, bir kitap tanıtımı yazısı okuduğumuzda tüm kitabı öğrenmiş olmak ve içimizde uyanacak küçük kıvılcımları kaybetmek istemeyiz değil mi? Bu sebeple anti-kahraman Holden’ın nasıl bir sonla karşılaştığını size söylemeyeceğim. Holden’den bahsederken anti kelimesini kullanmamız boşuna değil. Dikkatinizi çekmiştir umarım. Kitabın sonuna geldiğinizde hâlâ kahramanımız Holden’a anti diyip, diyemediğinize dikkat etmenizi söylemeliyim.
Kitabın konusuna değil ama üslubuna değinmek için bu yazıyı yazdığımı itiraf etmeliyim. Başta küçük bir anekdot olarak değindiğimiz, yasaklanma hadisesini göz önüne alacak olursak, kitabı okurken küfürlü filan bulmadım. Hatta çeviriyi yapan Coşkun Yerli Bey’in acaba küfürleri yumuşatma gibi bir eylem içine girip girmediğini de merak ettim. Zira Türk bir yazarın (ismini vermeyeceğim) kitabını okurken edilen küfürlerden ötürü utancımdan yarısına gelemeden okumaktan vazgeçmiştim. Çavdar Tarlasında Çocukları okurken de argo terimler bip-lenmiş gibi hissettim. Aradaki farkı anlayabilmek için galiba orijinal metinden okumak gerek.
Kitabın benim tarafımdan en dikkat çekici yanı masumiyetin simgesi olarak görülen çocuklardı. Holden’nın ; çocukların uçurumun kenarındaki bir çavdar tarlasında koşuştuğunu hayal ettiği ve onların gerçek dünyanın acımasızlığıyla yüzleşmesini ise, uçurumdan aşağı düşmeleri şeklinde algılayışı. Sonra çocukların masumiyetlerini yitirmemeleri için, onları düşmeden tutacağını ve sonsuza kadar çocuk temizliğiyle kalacaklarını söylemesi.
Numan Arıman’ın şiiri geliyor aklıma “ Söylesene Vera, Çocuklara atılan hangi kurşun kahpece değildir!”
Konuyu fazlaca dağıtmadan, Salinger’e gelelim. Ünlü yazarların, ünlü oldukları kitapları nedense hayatlarından hep bir parça barındırıyor. (Goethe, Dostoyevski, Camus vb.) Bu bana oldukça ilginç geliyor. Zira Salinger, bir lise gazetesine verdiği röportajda romanın “bir nevi” otobiyografik olduğunu söylemiş ve şöyle demiş:
“Çocukluğum o kitaptaki oğlanınkiyle çok benzer geçti. İnsanlara bundan bahsetmek büyük bir ferahlama getirdi.”
 Galiba hâlden geçen insanlar, hâlet-i ruhiye yansımasını daha derinlikli yapabiliyor.
Jerome David Salinger’in romanda iki de bir değindiği bazı konular var. Bunlardan birisi yazarlar ve kitaplar. “Kitap dediğin öyle olmalı ki, okuyup kapadıktan sonra keşke şunu yazan arkadaşım olsaydı da, canım çektikçe telefona sarılıp çene çalabilseydim, dedirtmeli. Böylesini de bulmak kolay değil?” cümlesiyle edebiyat algısını sunuyor. Öyle mi olmalı gerçekten. Kitaplarıyla tanıyıp sevdiğimiz yazarları, hayatta sevmemiz mümkün mü? Madem kitapların gerçek hayattan pay aldıkları üzerine konuştuk, yazarların okur üzerindeki etkilerinin de bağlantısını kurmalıyız. Ben bu noktada Bay Salinger’e katılmıyorum. Bir keresinde çok ünlü bir şair/ yazarın imza gününe gitmiştim ( âh! yine isim vermeyeceğim) de pişmanlık içinde eve geri dönmüştüm. Yazara olan bütün ilgimi, algımı hatta fikirlerimi aksi yönde etkileyecek kadar hem de. Keşke kitaplarından tanıdığım kadarıyla kalsaydı demiştim. Kitaplarına hayran olduğumuz bir dolu yazarı tanıyınca “çene çalmak” isteyeceğimizi hiç sanmıyorum bayım!
Çok uzattım galiba. Bay Salinger, dünyaca ünlü. Çavdar Tarlasında Çocuklar’da 20. Asrın en iyi kitaplarından diyorlar. Yazdıklarımı okuduğumda fark ettim ki: şahane olsaydı bana bu kadar uzun yazdırmazdı. Çünkü iyi kitap, güzel kitap bence fazla cümle kurmanıza müsaade etmez.
Neyse hoş bir cümle ile noktayı koysam iyi olacak. Yoksa yazacak bir dolu şey daha bulabilirim.
”Pek çok insanın hakkında konuştuğum için üzgünüm. Bildiğim tek şey; size anlattığım herkesi biraz özlüyorum. Bizim Stradlaterı ve Ackleyi bile, sözgelimi. Sanırım o lanet Mauricei bile özlüyorum. Sakın kimseye bir şey anlatmayın. Herkesi özlemeye başlıyorsunuz sonra.
Not: Bu Salinger okumayalım demek değil, sizi bilmem ama ben Dokuz Öykü kitabıyla devam edeceğim.
 
Reklamlar